Ertuğrul Ateş ‘Mitolojik Yansımalar’

Ertuğrul Ateş ‘Mitolojik Yansımalar’

27 EYLÜL – 20 EKİM 2014

Kurdelelerin Öyküleri

Sevgili Ertuğrul Ateş ve eserleriyle karşılaştığım ilk dönem, sanırım 80 li yılların başlarında, Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlediği bir sergide olmuştu. Daha sonra 1990 yılında, Ankara’da bulunduğum sırada bir sergisini gezmiş, o tanıdık ve insanı uçuran, sürekli hareket halinde, tuval üzerinde akıp giden kurdelelerinin ucundan yakalama şansına ermiştim. O rengârenk kurdeleler, hep rüzgâr tanrısı Aiolos’un kuvvetli nefesinin önünde, yine bin bir burgaçlarıyla kıvrılıp bükülüyor, görsellere sürekli bir devinim katıyordu! 1992 yılında, Gülhane’de, Alay Köşkü’nde yer alan sergisiyle zihnime iyice nakşedilen ve yapıtlarının vaz geçilmez, güçlü imgesi rengârenk kurdelelerin fısıldayıp anlattıklarını uzun süre içinde, sergiyi bir kaç defa ziyaret ederek dinlemiş ve seyretmiştim. Bundan böyle, “Kurdeleli Ressamın” yapıtlarını izlemeye, yurt dışında olsa da oralarda açtığı sergileri, düzenlediği söyleşileri hiç olmazsa medya aracılığıyla izlemeli ve bu keyiften ayrı kalmamalıydım ve öyle de yaptım! Her seferinde çerçevenin bir taraflarına saklanmış Aiolos bana göz kırptı ve sanatçının iç dünyasında oluşan birikimleri, kazanımlarını gösterirken, uçurduğu ikon gösterge kurdelenin bir ucundan tutmama izin verdi! Kimileyin mitolojik karakterlerin bedenlerine dokunan, sonra yine havalanıp bir başka öyküde anlam bulan bu kurdelelerin gizemli öykülerini izlemek bana hep ayrı bir zevk vermiştir.

Jean Chevalier ve Alain Gheerbrant’ın “Dictionnaire Des Symboles, Mythes, Rêves, Coutumes, Gestes, Figures” kısacası “Semboller Ansiklopedisi” olarak tanımlayabileceğim eserde  –Kurdele- için şöyle bir açıklama verilir: “Kurdele göstergesi düğüm göstergesiyle ilinti ve anlam açısından belli bir ilişki içindedir. Özellikle bağlanmış, düğüm atılmış kurdele çoğunlukla pozitif kavramların anlatımında kullanılır. Kurdeleyle yapılan düğüm, görsel anlamda bir çiçek göstergesine dönüşür ve ileriye doğru açılıma, gelişime hazırlanma işaretidir. Çemberler çizen kurdeleler ölümsüzlüğü, ebedî hayata katılımı ya da yaşanmışlığın –Curriculum Vitae-Yaşam Döngüsü- nün göstergesi sayılır. Aynı zamanda Ortaçağ geleneklerinde, sevilen, aşık olunan  prensesin kahraman şövalyesine kurdele vermesi, ikisinin arasında kurulmuş olan şerefli bir sevgi bağının en belirgin -doğal göstergesi-  sayılırdı. Semboller dünyasında kurdele girişilmiş ve cesurca bitirilmiş bir görevin armağanı olarak da kabul görür. Diğer taraftan,  ayırıcı, diğer varlıklardan ayırmak için nesneyi sarıp sarmalayan kurdeleler varlığın içine düştüğü boşluğu, varlığın ruhsal gelişimini engelleyici bir kıskaç olarak da yorumlanır. Kurdelenin başat göstergesi de başarı, zaferin taçlandırılması şeklinde yorumlanmaktadır. 

Geçtiğimiz günlerde, sevgili “Kurdeleli Ressam”,  Ertuğrul Ateş’in kısa bir süre sonra, kentimizde düzenlenecek olan yeni bir sergisi için hazırlanmakta olduğunu duyunca, bunca zamandır o ışıltılı kurdelelerinin geçirdiği evreleri, biriktirdikleri öyküleri bir an evvel tanımak istedim. Hele serginin ana konseptinin “Mitolojik Yansımalar” olduğunu duyunca, bir üniversitede uzun yıllardan beri Yunan-Roma-Ortadoğu ve Mısır Mitolojileri ve Ritüelleri üzerine vermekte olduğum derslerime önemsenecek derecede katkıları olur kaygısıyla, sevgili Ertuğrul Ateş ile bir çay sohbeti yapmak ve mitolojiyle eserleri arasında kurduğu bağıntıları görmek istedim

Her zamanki gibi güler yüzü ve ışıltılı misafirperverliğiyle bizi karşıladı. Daha sohbetimize başlarken doğduğu kentin zaman zaman kırsallarında rastladığı, dallarına çaputlar, renkli yünler, ipler ye da kurdelelerin bağlanmış olduğu dilek ağaçlarından söz ettik. Sohbetimiz hararetle sürerken, eski tarihlerin birinde, bir sergi nedeniyle kendisiyle yapılan söyleşide “Sanatın başlama noktası bütün büyük sorulara cevap aramaksa, sanatçı cevabı aramaya kendinden başlamalı” diye söze girmişti sanatçı. Şimdi de bu sözünü kanıtlarcasına, daha küçük bir çocukken, Seyhan İlçesi’nde, anneannesinin bir çaput ağacına bağladığı bez parçasından söz ederek konuşmasını sürdürdü. Sözler birbirlerini kovaladı ve yine kurdelelerle ilgili bir anısını anlatırken Ateş şöyle dedi:  “Hocam, kurdeleler her halde o ağaca bağlanan ve o zamandan beri bende yer etmiş, etkilendiğim, unutamadığım bir imge olarak kalmış! Resim yapmaya başlayınca o eski ağaca bağlanan dilekleri, umutları, arzuları simgeleyen çaputlar ya da ipler,  benim tuvallerimde birer kurdele olarak yer aldılar! Fakat akıp giden zaman onları da etkiledi değiştirdi. Kendilerine özgü bir tür “ metamorfoz” geçirdiler. Kimi zaman bir mağaranın ağzını belirleyen bir sarmaşık, kimileyin göğe uzanan bir başak ya da kuşun kanadı, kimileyin de birer yazıya dönüştüler!

İşte beklediği yanıtı kendi içinde çoktan bulmuş olan bir sanatçıydı sohbet arkadaşım! Daha sonra tabloların bulunduğu bölümde bir gezinti yaptık. Sergide vurgulanan ana konsept “Mitolojik Yansımalar”ı daha ilk adımda, seyrettiğim ilk tabloda karşımda buldum! Hem de en eski yaratılış mitosları olarak bilinen “Pelasg Yaratılış Mitosları”nın ana tanrıçası Eurynome tam karşımdaydı! Yaratılışın ilk devinimini yapmak ve burgaçlar yaratarak sular üzerinde dansa başlamak üzere bekleyen Ana Tanrıça Eurynome, daha sonra Theogonia’da “Toprak Ana-Gaia-“ olarak anılacak olan ilk yaratıcıydı! Eurynome’nin vücuduna dolanan ve dolandıkça erkek bir yılana dönüşen varlık Ofion (Yılan-Kuzey Rüzgârı Orion) tanrıçayla birleşecek olan varlıktı ve bu soğuk yılan görevini uçuşan kurdeleler üstlenmişlerdi! Suların üzerinde dans ederken gerçekleşen döllenişin sonunda Eurynome gebe kalır! Çok yakında kozmik yumurtasını yumurtlayacaktır Eurynome! Gerçekleşen bu tanrısal ritüelde, iyi ve kötüyü, bozuk olanla düzgün olanı birbirinden ayırt etmekte yine Eurynome’nin işiydi ve bozuk üretileni avlayıp tekrar ayakları dibinde oluşan üretici girdaba katmak ve bunu durmadan yapmak ana tanrıçanın göreviydi! O artık bir temizleyici, yaratan ve yok eden bir avcı olmuştu!

Kurdeleler aceleyle havalandılar ve hemen bu ilâhi gebenin vereceği müjdeli habere doğru bizleri de sürüklediler! Yeni bir tablonun başındaydık ve daha sonra olan bitenin neler olduğunu gösteren kurdeleler tablonun içine aktılar. İşte sözü edilen müjdeyi taşıdığını belirtircesine kollarını göğe uzatıp, yumurtladığı kozmik yumurtaya uzanan bir Eurynome vardı bu yeni görselde. Pelasg Yaratılış Mitosları, evrende bulunan tüm varlıkları içinde saklayan kozmik yumurtanın denizin üzerine ana tanrıça tarafından bırakıldığını anlatır. Daha sonra ana tanrıça yumurtası üzerinde kuluçkaya oturacak ve 7 gün içinde kozmik yumurta çatlayacak ve doğum başlayacaktır.

Birden kurdeleleri havalandıran Aiolos’un nefesi çok daha sıcak ve çok daha kadîm izler taşıyan bir esintiye dönüştü! Ucundan tuttuğum kurdeleler beni çok ama çok eski bir uygarlığın ortasına, Mezopotamya düzlüklerine bırakıverdi! Karşımda İnanna duruyordu! Sümer ve Mezopotamya Mitolojilerinin ana tanrıçası İnanna, daha sonra Klâsik Yunan Mitolojisi ve yine Batı Anadolu Mitolojileri’nde Aphrodite’ye dönüşen İnanna! Sümer’in, Babil’in ve giderek çok daha Kuzeyde, Anadolu’nun içlerine, Kızılırmak yayına kadar uzanıp, Hitit ile kucaklaşan, en eski aşk, sevgi tanrıçasıydı İnanna. Aşk ve tutkunun olduğu kadar bereketin ve güzelliğin de temsilcisi sayılır ve tahılın gelişimini hazırlayan, insanları doyuran bir ana tanrıçadır bu güzeller güzeli kutsal! Bu ihtiraslı kadın, giyimine ve görüntüsüne öyle önem verirdi ki, hatta süslenir, en ışıltılı giysilerini giyer ve yeryüzüne gelir, sevdiği adamı, Gılgamış’ı baştan çıkartmak için yapmadığı kalmazdı! Kurdeleler bu kez tek göğsünü örten uyumlu bir dizilişle yarım bir kap gibi tanrıçanın omuzunu süslüyor, ne var ki karakterindeki uçarı, hırs ve ihtiraslı yönünü dağılan saçlarının arasında gizlemeden sergiliyordu! Onun aşkları anlık zevkler ve ihtiraslarla örülüydü. Tabloda biten aşklarının koyu karanlıklara atılmış gölgeleri, yitmiş ve unutulmuş kişilikleri İnanna’nın koyu siyah saçlarının arasından gözükür gibiydi! Zaten Gılgamış onun sevgililerinden çabuk bıktığını çok iyi bildiğinden tanrıçanın ayartmalarına hep kulak tıkamıştı! Yoksa o da diğerleri gibi yok olup gidecekti!

Yunan ve Batı Anadolu mitolojileri olduğu kadar, Mısır ve Mezopotamya mitolojilerinde de ölüler dünyası, yer altı dünyası ve Cehennemi anlatan motifler sıkça ele alınır,  ölüm ve ölüm ötesi imgeler, göstergeler mitolojilere bir başka varsıllık katar. “Sessiz Gemi” ve “Duruşma” adlı tablolarda kurdeleler farklı bir değişim geçirirler, yer altı dünyasının kutsal nehirlerinin, Akheron’un, Styx’in kıyılarında görülen cılız ve kara sazlıklarla özdeş olurlar. Şimdi bizleri o ırmakların çok bilinen aksi ve hiddetli, kutsal kayıkçısıyla tanıştıracaklar: İşte Charon’u izliyoruz. İnlemeler ve boşuna akıtılan pişmanlık gözyaşları burada hiç işe yaramaz! Merhamet yoktur burada! Dante Alighieri’nin “İlâhi Komedi” sinde, “İnferno-Cehennem” bölümünden bir pasaj izler gibiyiz! Hafif kızıllıklar içinde ama genelde gri ve kara bir gökyüzü ve kayığına binecek olanlardan gümüş sikke soran Charon! Eski çağda, ölüp de tören yapılmadan gömülenler (göz çukurlarına ve avuçlarına bırakılan Obolos-Gümüş Sikke- den mahrum bırakılanlar) Charon’un kayığına binemez ve çılgın bir rüzgârın önünde perişan sürüklenip dururlarmış! Burada gökyüzü yerine gri bir boşluk vardır ve dikenli çalılar mevcuttur. Allahtan Aiolos, Cehennem rüzgârına özenmeden, hafif bir meltemin ucunda kurdeleleri üfleyip uçurarak, bizleri de bir başka boyutun hakim olduğu bir dizi tablonun önüne götürdü!

Klasik Yunan Mitolojisi bizlere Olympos kültünü tanıtır ve bu kültün en büyük tanrısı Zeus’dan (Jupiter) özellikle ve uzun uzadıya söz eder. Zeus aslında çapkınların çapkını bir baş tanrıdır! Güzel olan ne varsa onu sahiplenmek ister ve sonunda amacına ulaşır. Zeus aşklarıyla da ünlüdür. Aslında tek bir gaye peşindedir: Üretmek ve yeniden, çeşitli orijin mitosları yaratmak! Onun bir de tüm tanrı ve tanrıçaların ecesi sayılan, cazibeli, güzeller güzeli bir eşi vardır: Hera (Juno).  O, evlilik ve “Tüten Ocağın Kutsal Ateşi-Aile Ocağının” koruyucu tanrıçasıdır. Aynı zamanda gençlik ateşinin göstergesidir, taze ve diri kalmayı bilen, ölümlülere bunu öğreten bir kutsaldır. Hera kocasının yaptığı çapkınlıkları hemen anlar ve müthiş kızar, kavga çıkarır! Koca Zeus onun hiddetinden, kıskançlık krizlerinden çekinir kimi zaman! Hera yatağından uzaklaşan Zeus’u baştan çıkarabilmek, onu tekrar kendine bağlayabilmek için “Canathos” ırmağının sularında yıkanır çoğu kez. İnanışa göre bu ırmak yiten bakireliği geri verir ve suları her vücudu diri ve taze kılarmış! İşte karşımda Hera ve tam da Canathos’un dirilten sularından çıkmak için adım atan tanrıça! Kırmızı kurdeleler bu kez vücudu henüz ıslak olan Hera’yı nazikçe kavramış ve tanrıçanın kutsal vücudunu adeta yarım örten havluyu tutarcasına beline dolanıp, nazik bir burgaç yapmış, tıpkı bir bornozun püsküllü kuşağı gibi aşağı doğru ahenkle kıvrılmaktalar! Solda yanından hiç ayırmadığı ve tanrıçanın tüm görsellerinde yer alan, ikon göstergesi,  tavus kuşu büyük bir saygıyla kıyıya çıkan, bakireyi selâmlamakta! Hera’nın uzun saçlarındaki tanrısal suların omuzlarından aşağıya doğru akıp, gitmesi nedeniyle o eşsiz, ilâhi sırtına yapışmış, sakince süzülüp toprağa karışmaktalar! Bu ritüel banyo, her İlkbahar’da tekrarlanacaktır. Böylelikle doğa her İlkbahar, tekrar yeniden doğmuş gibi taptaze uyanacak, tüm varsıllığını ortaya dökecektir.

Aiolos sanki “Tanrıçayı rahat bırakın!” dercesine hafiften esiverdi ve kurdele şeritleri yine çok yakınlarda bir başka tablonun önüne konup, içerdeki öyküyle kaynaştılar. Gördüğüm manzara karşısında önce, ister istemez, çaktırmadan “Acaba Hera izliyor mu?” endişesiyle etrafıma bakındım! Hera halâ kurulanmakla meşgulken ben koca Zeus’un bir başka aşkı, narin Leda’nın önündeydim! Kurdeleler inceldiler ve aşk rengine bürünüp, bir kuğu ile genç bir kızı birbirlerine bağlayan bir yol çizdiler. Leda güzeller güzeli, gözlerinden aşk ve gençlik fışkıran prenses işte tam orada, sisli bir göle doğru eğilmekteydi! Belli ki banyo yapacak ve rahatlayacaktı! Koca Zeus Olympos’ta, her zamanki gibi bulutları devşirip, bir taraftan da toprağın üzerinde ne olup, bitiyor diye gözetlerken, birden gözleri buğulu sularda yıkanan bu şahane güzele takılacak ve her ne pahasına olursa olsun, Hera’nın hışmına rağmen, ne yapıp edecek ve bu güzele sahip olacaktı! Zaten gecikmedi de! Aşklarının peşinde, kimileyin bir boğa, kimileyin de bir kuğu, satir ya da altın damlası gibi bin bir kılığa girip, değişimler yaratarak arzularına kavuşan baş tanrı, bu kez alımlı bir kuğu olur, gelip sisli sulara konar. Genç kız kuğunun saf ve hayranlık uyandıran zarafetine kanıp, kuşun yanına kadar sokulmasına izin verir. İşte o anda kutsal birleşme meydana gelir ve zavallı Leda hamile kalır. Karnında iki büyük yumurta taşımaktadır. Utanç içindedir ve gizlice bir ormana sığınır ve orada yumurtaları meydana çıkarır. Yumurtalardan birinde ikiz oğlan çocukları diğerinde yine ikiz kız çocukları vardır. Kızlardan biri ölümcül güzel olan Helena’dır. Yıllar sonra Paris’in kaçırıp Truva’ya getireceği ve bu yüzden ünlü Truva savaşına neden olacak olan Helena’dır bu kız!

Tam da “Zeus’un aşkları nice yıkımlara da neden olmuş!” diye düşünürken o her şekle giren kurdelelerden biri “Sistin Şapel’de bulunan yaratıcının parmağı” gibi bir şekil almış, biraz uzaktaki bir tabloyu gösteriyor! Sonra kulağıma fısıldayarak “Persephone’yi görüyor musun? O ölümsüz gelinidir Yeraltı Tanrısı Hades’in kutsal eşidir o!” diyerek beni tablonun önüne kadar götürdü ve bir anda tabloyla bütünleşerek, kırmızı burgaçlar yapıp, Demeter’in sevgili kızının vücut kıvrımları boyunca dolandılar, dolandılar. Evet, Demeter (Ceres), kızı Kore’nin, Hades (Plüton) tarafından insafsızca kaçırılışı nasıl da yakmıştı sevgili anası Demeter’i!  Demeter Zeus’un ve Hera’nın en büyük ablasıydı ve Olympos’ta bulunan tanrı ve tanrıçalar içinde çok saygın bir yeri vardı. İnsanlara birçok sırlar öğretmiş, onlara toprağı ekip biçmesini, tahılı yetiştirmesini, buğdaydan ekmek yapmasını öğretmişti. Tanrıça aynı zamanda bir ana tanrıçaydı ve insanlara tok kalmayı öğreten bir ölümsüzdü. “Açlığı kovan tanrıça” derlerdi ona. Çok sevdiği kızı tek varlığıydı ve ona birçok sır öğretiyordu. Bir gün Kore kırlarda çiçek toplarken yer yarılmış, zifir siyah atların çektiği bir araba ortaya çıkmış ve kuvvetli kollar Kore’yi kaçırıp, yeraltına götürmüştü! Kimse görmemişti Kore’nin başına gelenleri. Sadece ufak bir su perisi “Cascade” görmüştü olanı biteni. Ama tanrısal güçler, Hades’in (Cehennemln tanrısı, yeraltı ölüm ülkesinin tanrısı) buyruğuyla söyledikleri asla anlaşılmasın, sırlar ortaya çıkmasın diye o küçük su perisini şelâleye çevirmişlerdi. Demeter kızını çok aradı ve ardından çok gözyaşı döktü. Tanrısal görevlerini bir tarafa bıraktı. Artık ağaçlar yeşermiyor, tarlalarda ekinler büyümüyordu. İnsanlar açlıktan birer birer ölüyorlardı! Zeus işe el koydu ve ismi artık Persephone olarak değiştirilmiş olan Kore’nin, senenin yarısını anacığının yanında geçirmesine, geri kalan altı ayını da kocası Hades’in yanında geçirmesine karar vermişti! Böylelikle İlkbahar’ın gelişi gelinin yeryüzüne çıkıp, anası Demeter ile kavuşmasını anlatır. Her taraf bu kavuşmayı kutlarcasına renk cümbüşü içinde kalır, ağaçlar giyinir, bitkiler yeşerir. Oysa Sonbahar geldiğinde ana ile kızın ayrılışı yaklaşmıştır! Hüzün kaplar ortalığı, ekinler alındıktan sonra nadas zamanı başlar! Ebedî gelin Persephone toprak rengi giysisi ve hep yenilenen duvağıyla en kutsal gelinlerden biridir artık! Kimilerimizin Hıdırellez dediği, kimilerinin de Nevruz ateşinin yakıldığı gün olarak kabul ettiği, Sümer’e kadar köklerinin uzandığı “Mevsim Döngülerini” selâmlayarak, tabloların bulunduğu odadan çıktım! Daha görülecek, öyküleri dinlenecek çok görsel vardı ama kendime de ufak bir sürpriz yapıp, onları açılacak olan sergide görmeye karar vermiştim.

Sevgili “Kurdeleli ressam” Ertuğrul Ateş! Son sözü yine sana bırakıp, eski bir söyleşinde söylediğin ve benim bir zamanlar not edip, sakladığım bir sözünü dile getireceğim: “Bizim oralarda bir söz vardır; Allah ev yapan ile yola çıkana yardım eder” demişsin! Çok da haklıymışsın! Ben de “Apollon’un İlham Perileri “Muses-Musa’lar”ın yine sana bin bir esin ve sağlık vererek, çalışmalarında seni hiç yalnız bırakmamalarını diliyorum.

Sağlık ve esenlikle.

Mehmet Süha Sarıoğlu
TC. İstanbul Kültür Üniversitesi, Öğretim Görevlisi

E-katalog için tıklayınız

KAPAT