Zeynep Dilek Çetiner ‘AKİS’

Zeynep Dilek Çetiner ‘AKİS’

18 NİSAN – 15 MAYIS 2013

Merleau- Ponty  “Göz ve Tin” adlı yapıtında Andre Marchand’dan, Klee’nin şu düşüncelerini anlatır: “’Ormanda, birçok kez duyumsadığım şey, ormana bakanın ben olmadığımdı. Bazı günler, ağaçların bana baktığını, benimle konuştuğunu duyumsadım… Ben oradaydım, onları dinliyordum… Evrenin ressamı delip geçmesi gerektiğini, ressamın evreni delip geçmemesi gerektiğini düşünüyorum… İçimin sulara gömülmesini, kendimden geçmeyi bekliyorum. Belki de ben, birdenbire ortaya çıkıvermek için resim yapıyorum.’” Ve esinle devam eder: “Esin adı verilen şeyin (soluk alma (Fr. inspiration] anlamında) sözcük anlamıyla anlaşılması gerekir: Varlık gerçekten soluk alır, soluk verir, Varlık’ın içinde soluk alıp vermenin varlığı söz konusudur; bu, birbirinden çok az ayırt edilebilen eylem ve tutkudur, öyle ki bu noktada, kimin gördüğü, kimin görüldüğü, kimin resim yaptığı, kimin resminin yapıldığı artık anlaşılamaz. Bir insanın aslında, ana karnındaki gizilgüç halinde bir ‘görülür olan’ın, aynı anda hem bizim için, hem kendi için görülür hale geldiği anda doğduğu ileri sürülür. Ressamın görüşü, sürekli doğuştur.”

Esinin varlık fikriyle irdelenmesi Zeynep Dilek Çetiner’in yapıtlarında başka bir varlık kavramına götürür bizi: yapıtın ontolojisi. Ki ontolojik kategorilendirme Çetiner’in resminin katmanlı yapısıyla örtüşür.  Üste üste binen boyamalar bir öncekini gizlerken aynı zamanda biçim değiştirmiş aksiyle onu görünür kılar. Bir başka deyişle sanatçı bize görmeye, görüntünün ardına dair hatırlatmalar yapar. Kaldı ki soyut yaratım anlayışı tam da bu hatırlatmalar üzerinden gerçekleşir. Dış dünyaya dair herhangi bir temsile ya da imgeye yer vermeyen soyut resim varlık olarak sadece kendisini ortaya koyar. Rengin ve çizginin ötesindeki görünmeyeni gösterir ve baştan anlamlandırma çabalarımızı elimizde alır.

Başka bir şekilde aynı anda temsiller ve duyumlar yaratır. Her ne kadar resmi görme duyusu ile özdeşleştirsek de Zeynep Dilek Çetiner’in resminin yapısı bizi görsel sanatlara çok uzak olduğunu düşündüğümüz başka bir duyuya götürür: Dokunma… Sanatçının üst üste binen boyaları ve perdelemeleri üstteki kabuğu soyma yeniden bakma, yeniden gizleme duygusu yaratır. Öte yandan dokunma ile dokunmama arasında gidip gelen ikircikli duruş, bizi bir yüzleşmeye de götürür. Narcisus’un göldeki aksine ulaşma çabası gibi hem tanıdık hem yabancı olan resimle resimdeki bizle yüzleşmeye. Artık bir resme bakmak, bakmak eyleminin dışında da var olur. Bir resme bakmak aynı zamanda aynı anda bütün duyuların, aklın ve aklın ötesinin harekete geçmesidir. Eser, izleyiciye akseder ve yeniden tamamlanır, tıpkı izleyicinin bizzat kendisinin bir parçasının yansıması ile yeniden tamamlanması gibi.

Ponty’ye dönelim. Yukarıda sözünü ettiğimiz kitapta şöyle bir cümle geçer: “”Görülebilir ve devinimli olan bedenim, şeyler arasında yer alır, o şeylerden biridir, dünyanın dokusu içinde yer alır ve o şeylerden herhangi birinin tutarlılığına sahiptir. Ne var ki, gördüğü ve devindiği için, şeyleri kendi çevresinde halka halinde tutar; bunlar onun bir eklentisi ya da uzantısıdır, onun etine işlemiştir, eksiksiz tanımlamasının bir bölümünü oluşturur ve dünya bedenin kumaşından dokunmuştur.”

Özellikle soyut dışavurum resim anlayışında beden dilinin yapıtın içinde kapladığı alan düşünülenden çok daha fazladır. Tuvalin yüzeyindeki devinim çoğu zaman bedenin de devinimine işaret eder. Çetiner’in hareketleri formları, sonsuza varışı da imleyen daireleri aynı zamanda sanatçının bedensel oluşuna ve devinimine ilişkindir. Lirizme yapılan müdahale sanat yapıtının varlık nedenine dair bir anıştırmayı da çağrıştırır. Yapıt bizi duyumsamaya götürürken zihnin bedenimiz ve duygularımızla eş zamanlı çalışmasını de dayatır.

Onun çalışmalarının meditatif yapısı, aynı zamanda sanatçının birikimlerinin, çalışma anının, son noktada sanatçı olarak oluşunun yansımasıdır. Bu yansıma sanatçıdan yapıta, yapıttan sanatçıya dönen bir akışa dönüşür.

Her zihin her yapıtın karşısında bir kez daha dönüşür ve her zihin her yapıtı dönüştürür. Sanatçının bıraktığı yerde izleyicinin gözü girer devreye. Bu kez akış, yapıt ile izleyici arasında başlar. Yapıtın varlığı aynı zamanda izleyicinin değişen dönüşen beninin de yansımasıdır.

Ressamın görüşü sanat nesnesi aracılığıyla izleyicini bakışı ile kesişmiştir ve “Ressamın görüşü, sürekli doğuştur.”

Nilgün Yüksel

E-katalog için tıklayınız

KAPAT